Anne ve babaların bebekleriyle ilk sözel iletişim kurma girişimleri

Anne ve babaların bebekleriyle ilk sözel iletişim kurma girişimleri

Anne ve babaların bebekleriyle ilk sözel iletişim kurma girişimleri

YENİ DOĞAN BEBEKLER NE ZAMANDAN İTİBAREN KONUŞMAYI ANLAMAYA BAŞLARLAR?

Bebekler konuşmayı öğrenmeye doğar doğmaz başlamaktadır. Tüm bebekler, doğumdan sonraki ilk altı ay süresince bebekler çevresindeki konuşmaları pasif olarak dinlemekle geçirir ve içgüdüsel sesler çıkarırlar.

Bebekler işitme kayıplı olsa da ilk altı aylık dönemde içgüdüsel sesleri çıkarabildikleri belirlenmiştir. Agulama olarak tanımlanan bu sesler, bebeğin çevresinde duyduğu seslerden ve dilden bağımsız ortaya çıktığı düşünülmektedir.

Bu düşünceyi destekleyen bir gözlem değişik dil ortamlarında yaşayan bebeklerin çıkarttığı seslerin büyük oranda birbirine benzer olmasıdır.

En az altı ay süreyle geçirilen bir dönemden sonra bebekler, kendi anadilindeki sesleri yeterli derecede duyduktan sonra, bu dile özgü en kolay sesleri üretmeye başlayacaktır.

Bu bakış açısına göre, ilk altı aylık dönemde anne ve babaların, bebeklerinin ürettiği konuşma seslerine bakarak, işitmesinin ve konuşmanın normal seyrettiğine karar vermeleri mümkün değildir.

Bunun nedeni, çocukların duydukları seslerin anlamını bilmemeleri, sesleri duymasalar bile kendilerine söylenen sözlere tepkilerini daha çok yüz-göz ifadelerini dikkate alarak vermeleridir.

Konuşma seslerinin duyulması, özümlenmesi ve taklit edilmesi süreci her çocukta farklı farklı zamanlarda gerçekleşmektedir. Anne ve babaların kendi çocuklarında bu sürecin normal seyredip seyretmediğini takdir etmeleri genellikle kolay olmaz.

Özellikle geç konuşan çocuklarda bu belirsizlik daha fazladır. Bu dönemde bebek, anlamını bilmeksizin, duyduğu sesleri taklit etme becerisini geliştirmek üzere hareket geliştirici egzersizler yapmaktadır.

Bebekler dinlediği konuşma seslerini kısmen beceriksizce ve anlamını bilmeden taklit etme çabası vermeye başlarlar. Konuşma sesleri, heceler şeklinde ve birbirinden bağımsız olarak taklit edilmektedir.

Ancak bu dönemden itibaren anne ve baba ile çocuk arasındaki sözel iletişimin karşılıklı diyalog tarzında gelişmesi gerekir. Anne, kısa fakat anlamlı cümlelerle çocuğa seslenir ve kısa bir süre duraklayarak bebeğin kendi sözcükleriyle yanıt vermesini bekler.

Bu şekilde aslında anne ile çocuk arasında yaşam boyu sürecek anlamlı ve sıcak bir diyalogun ilk adımları atılmaktadır.

Yeni doğan bir bebekte dil gelişiminin kısa öyküsü;

Anne ve babalar, kendilerinin çocuk ile aralarında kurulan sağlıklı bir diyalogun aslında çocuğun konuşmayı öğrenmesinin en emin basamakları olduğunun bilincine varırlarsa, anneler doğar doğmaz bebekleriyle diyalog kurmaya başlayacaktır.

Elbette konuşulacak konuların bebeğin ilgi alanına girmesi gerekir. Örnek vermek gerekirse, uykusundan uyanan bir bebeğe, “iyi uyudun mu?” “Benim yavrum uykusundan uyanmış mı?” “Karnın acıktı mı yavrum?” gibi…

Örneklerden de anlaşılacağı üzere, bir bebeğin temel gereksinmeleri dikkate alınarak, ilgisini çekebileceği konular tercih edilmelidir. Aslında bebeğin söylenen her kelimeyi anlaması mümkün değilse de bebeğin diyaloğa zorlanması önem taşımaktadır.

Konuşma seslerin özellikle inişli-çıkışlı olması tercih edilir, hatta biraz da gülümseyerek ses tonumuzu buna uygun hale getirmemiz gerekir. Bebeği güldürecek tarzda, yüz hareketlerinin olumlu bir etkisinin olacağı da göz önüne alınmalıdır.
Beynin gelişiminde, özellikle bilişsel işlevlerin kazanılmasında dil ve konuşmanın gelişiminin çok önemli rolü vardır. Beynin değişik alanlarının gelişimine katkı sağlayan, işiterek konuşma becerisinin edinilmesi için ön koşul, işitme duyusunun normal veya normale yakın olmasıdır.

Ancak bu ön koşul tek başına yeterli olmaz, çünkü bizim anladığımız anlamda bir dilin gelişimi insanoğluna özeldir .

Bir bebekte doğduktan sonraki süreçte gelişen, karmaşık bir beceridir.

Bu bağlamda bebeğin dil gelişimi için bebeğin beyninin birçok işlevinin örneğin istemli hareketlerin, görme, zeka, dikkat, hafıza ve öğrenme gibi birçok becerinin normal veya normale yakın olmasına gerek vardır.

Bu becerilerden bazılarının normalden çok kötü olması durumunda, ana dilin öğrenilmesi ve konuşmanın edinilmesi, olumsuz bir biçimde etkilenebilir.
Çocuklardaki sağlıklı bir dil gelişiminin ve konuşmanın erken öğrenilmesinin önemi var mıdır?
Çocukların dil ve iletişimsel gelişimlerini sağlayabilmek, kişisel başarılarında çok ön planda rol almaktadır.

Sağlıklı ve coşkulu bir iletişim becerisine sahip olan annelerin ve babaların da benzer çocuklarının olması, uygun bir ortam hazırlanması ve güzel bir model oluşturduklarından dolayı özellikle kolayca gerçekleşir.

Dolayısıyla bu nitelikler, kalıtımsal olmaktan çok, sonradan kazanılan türdendir. Sağlıklı ve coşkulu iletişim becerisinin kalıtımsal olarak anneden çocuğa geçmesi beklenmez.

Ancak doğduktan sonra kendisine örnek aldığı, model aldığı, kendi aralarında sağlıklı ve coşkulu iletişim içinde bulunan anne ve babasının olmasının iletişim becerisinin gelişimi açısından olumlu bir etkisinin olacağı kabul edilmektedir.

Böylece sağlıklı ve coşkulu iletişim bir ortamını, standart bir ilişki tarzı olarak algılaması beklenir. Anne ve baba çocuklarının iletişim becerisi üzerine olumlu etkide bulunmak istiyorlarsa öncelikli olarak ona iletişim becerisinin geliştirilebileceği bir ortamın ve sosyal çevrenin oluşturulması gereklidir.

Becerileri mevcut, normal yapıda olduğu anlaşılan bir bebeğin çevreden profesyoneller tarafından desteklenmesi gerekmez, anne-baba ve yakınlarının sevgisi, ilgisi ile iletişim kapasitesini maksimum düzeye çıkartabilir.

Bebeğin çevresindeki iletişim ortamının konuşmanın gelişimi üzerine etkisi var mıdır, yoksa bu beceri doğuştan kazanılan bir beceri midir?

İlginç bir birliktelik, çocukların 1 yaş civarında hem yürümeyi, hem de tek sözcüklerle de olsa konuşmayı öğrenmeleridir. Yapılan araştırmalara ve gözlemlere göre yaşamının ilk 1 yıllık döneminde, beşiğinin dışına bırakılmayan ve adeta beşiğine hapsedilen bebeklerin hareketlerinin ve motor gelişimlerinin oldukça yavaş seyrettiği ve bazılarının ayakta durmak için 12 ay yerine 21. aya dek beklediği gözlenmiştir.

Bundan çıkarılabilecek sonuç, bebeklerin doğal ve özgür bir biçimde ince ve kaba istemli hareketlerin gelişmesi ortamının sağlanabileceği yaş döneminde bu becerilerin gelişmesine uygun ortamda özgürce hareketleri yapabilme olanağı sağlanamazsa, bebeklerde gelişme zaman içinde ileriye doğru sarkmaktadır.
iletişim becerileri temelde içgüdüsel değil, edinsel becerilerse anne ve babaların bu becerinin kazanılmasında rolü nedir?

Bu açıdan bakıldığında da, anadil öğreniminde, anne ve kısmen baba anadilini konuşmayı öğrenmekte olan bir bebek için konuşma ve anadil öğretmenidir.

Genelde anne ve babaların kendilerinin üstlendikleri rolün farkına varması beklenmez, çünkü bu doğal ve kendiliğinden oluşan bir süreçtir. Ancak anne ve babalara bu sürecin başarılı ve kısa zamanda yaşanmasını özendirmek gerekir. Kısaca olabildiğince erken olduğu takdirde daha iyi ve başarılı dil gelişiminin sağlanacağını anneler ve babalar bilmelidirler.

Bir bebeğin konuşmayı doğru öğrenebilmesi için uygun dönem yaşamın ilk 3 ve 4 yılıdır. Bu amaçlanan çocuğa öğrenemeyeceği soyut bir kavramı, örnek olarak bağlılık veya sözde durmak gibi yaşına göre kavraması zor, soyut kavramları bir çocuğa öğretmek değildir.

Bunun yanında, bir bebeğe zihninde zaten olabildiği düşünülen (açlık, tokluk, su, süt, anne, baba, hoşlanmak, uyumak, uyanmak vb.) kavramların, doğar doğmaz bebeğe aktarılması gerekir. Bebek doğar doğmaz bu gibi kavramlarla tanışabilir ve bu kavramların karşılığı olan anadilindeki sözcükleri tanımayı öğrenebilir.

Bu şu anlama gelebilir. Bir bebeğin duygu ve düşüncelerine empati yaparak, anne ve baba bebeğinin duygu ve düşüncelerini öğrenebilir ve bu duygu ve düşüncelerinin farkında olduğunu bebeğine aktarabilir.

Bu süreçte, bebeğin duygu ve düşüncelerini kavrayabilen bir anne (bilişsel beceri), daha sonra bu duygu ve düşüncelerini kendine mal edebilir (duygusal beceri).

Dolayısıyla anne kendi dilini bebeğine aktarırken onun duygu ve düşünceleri önce özümlemek, daha sonra da bu duygu ve düşüncelerini anladığını göstermek üzere bebeğine sözlü olarak aktarmalıdır.

Bu tarz duygu ve düşünce alışverişi annenin kendi dilini bebeğine aktarabilmesinde olmazsa olmaz bir koşuldur. Eğer duygu ve düşünceler, dilin varlığının ve lisan gereksinmesinin temelini oluşturuyorsa duygu ve düşüncelerin paylaşılması için elbetteki ana iletişim aracı olarak sözel iletişim yolları ve çocuğun ana dili kullanılmalıdır.

SÖZEL İLETİŞİMİN TEMELİ, SORULU CEVAPLI DİYALOG YÖNTEMİDİR

Ancak anneler ve babalar, çocuklarıyla yaptıkları her türlü ve her dönemdeki konuşmalarda, yetişkinlerin kendi aralarında kurduğu ve diyalog tarzında sürüp giden ikili soru-yanıt şeklinde konuşmalıdırlar.

Anne, bebeğine soru soracak ve onun yanıt vermesini bekleyecektir.

Bu durum, bebeğin tek kelime anadilini bilmediği doğumun ilk günleri için bile geçerlidir. Anne, “Karnın mı acıktı bebeğim?” sorusunu soracak, bebeğinin buna bir şekilde yanıt vermesini bekler.

Yanıt vermesi için onun yüzüne bakarak yanıtı almaya çalışacaktır. Tek kelime bile konuşamayan bir bebeğin bile diyalog tarzında konuşma ritmine alışması gerekir.

Anne sözel veya sözel olmayan tarzda bir yanıt vermeyen bebeğe, karnının acıkmış olabileceğini düşündüğü bir dönemde sorduğu bu sorunun yanıtını alabilmek için memesini bebeğin ağzına uzattığı takdirde eğer bebek memesini emmeye başlarsa, bu takdirde anne, “Hımm benim yavrum çok acıkmış anlaşılan” diyerek, kendi sorusunun karşılığında bebeğin acıktığının farkında olduğunu belirtebilir.

Bu şekilde, anne ile bebek, gerçekçi ve iki tarafı da içine alan bir iletişim ortamını kurmuş demektir. Sözlü iletişim, yaşamın bir döneminde temel iletişim tarzı olmalıdır.

Sözel olmayan nitelikteki diğer iletişim tarzları ise, sözel iletişimi tamamlayan nitelikte bir işlevi bulunabilir. Oysa bazen anadilini öğrenememiş, işitme kaybı olan bazı çocukların işaret ederek, konuşmaya çalışmaksızın isteklerini belirtme girişiminde bulunduklarını biliyoruz.

Bu sözlü olmayan tarzdaki iletişim girişimleri sözlü anadilde iletişiminin yerine daha basit ve daha ilkel iletişim kurma girişimi olabilir ve bu girişim şekli bize, altta yatan önemli sorunların ipucunu verebilir.

Bu nedenle eğer sözlü olarak bebeği iletişime sevk etmemize karşın, onda ters yönde bir çabayı gözlüyorsak, bu çabanın olumsuz gelişmelerin habercisi olması mümkündür.

Anne bebeğine sözlü iletişim kurulması konusunda iyi bir örnek oluşturacak tarzda iletişim kurabiliyorsa, buna rağmen bebek gözlediği ve örnek alması gereken sözlü iletişim yerine başka tarzdaki iletişim modellerini geliştirmek istiyorsa, bu tarzdaki gelişimin nedenini ortaya çıkartmak için bir profesyonelden yardım talep etmek gerekir.

Bu konuda üç büyük şehirde, odyoloji bilim dallarının bulunduğu Üniversite Hastanelerine başvurulması, bunun dışındaki yerleşim birimlerinde ise Kulak Burun Boğaz hekimlerine başvurulması uygun olur. Nedeni anlaşılana dek anne ve babalar, çabalarını sürdürmelidir.

Ancak anne ve baba çocuğunu uzmana götürmekle bu konudaki sorumluluğunu devretmiş sayılmazlar, fakat uzmanın gereken işlemleri yerine getirmesini arzu ettiklerini belirtmelidir. Bir bebeğin sağlıklı gelişimini sağlamakla yükümlü olan anne ve baba bu yükümlülüğünü kimseye devredemez.

Eninde sonunda bir çocuğun tümüyle sorumluluğu annesinde ve babasındadır ve bu yükümlülük herhangi bir şekilde, herhangi bir profesyonele devredilemez. Anne ve babanın kendi yükümlülüklerini yerine getirmediğine veya kötüye kullandığına karar verilinceye dek, devletin ve devletin sosyal kuruluşlarının çocuğun herhangi bir yükümlülüğü üstlenmesi söz konusu olmamaktadır.

Zaman zaman sözel iletişim kurmakta zorluk çeken çocukların, işaret ederek, işaret yoluyla duygu ve düşünceleri ifade etme çabasına girdikleri gözlenmektedir. Bu durum, bebeklerde, üst düzeyde ve karmaşık bir iletişim şekli olan sözlü ve dil kullanımını geliştirici değil, köstekleyici bir girişim sayılmalıdır.

İnsanlar arasındaki iletişimde salt el-kol işaretlerinden yararlanılması, geri kalmış bir iletişim tarzıdır. İşaretler, sözleri destekleyici nitelikte gerçekleştiği takdirde anlamı güçlendirebilmek te fakat tek başlarına anlam ifade etmeleri durumunda yetersiz kalabilmektedir.

Bu nedenle iletişim çabası veren bir çocuğun sözlü iletişimde bulunmaya teşvik edilmesine ve uygun sosyal ortama ihtiyacı vardır. Ancak hiçbir zaman, hiçbir şey zorla yaptırılmaya çalışılmaz.

Bir çocuk sözcükleri kullanmaya zorlanmamalı, fakat sözcüklerden yararlanarak konuşabileceği gibi ortam hazırlanmalıdır. Uygun ortamın hazırlanması anne ve babaya düşmektedir.

İLETİŞİM BECERİLERİNİN GELİŞMESİNDE MASAL VE ÖYKÜLERİN ROLÜ OLABİLİR Mİ?

Anne ve babalar, çok küçük yaşlardan, örneğin 12. ve 14. aylardan itibaren, çocukların iletişim becerisini edinmesine katkı sağlamak üzere gelişim düzeyine uygun masal ve hikaye okuyabilirler.

Masal ve öykü okuyarak, çocuklar önce dinleme ve konsantre olmayı, sonra anlama ve konuşmayı öğrenmeye bir adım atmış olurlar.

Öykü veya masalları anlatırken sözcüklerin doğru telaffuzuna, söz dizim kurallarına, vurgulara çocuğun yaşına bağlı dil gelişim özelliklerine, jest ve mimikleri uygun kullanmaya, uygun konuşma hızı ile anlatmaya özen gösterilmelidir.

Özellikle 2-3 yaşlarından itibaren masal-öykü anlatımıyla sözel dilin gelişiminde ilerlemenin yanı sıra, kişilik gelişiminin parçası olan soyut kavramları öğrenmesini sağlar.

Bu tarzdaki masal ve öykülerde iyi-kötü, güzel-çirkin, suç-ceza, başarı, ödül, hakkaniyet gibi ahlaki yargıların başka türlü öğrenilmesi yerine masallardan öğrenilmesi daha kolay olacaktır.

Bir çocuğun, masal ve öyküler dışında, gerçek hayatta, olumlu-olumsuz birçok kavramla tanışmasını beklemek anlamsızdır.
Ayrıca gecikmiş konuşma, telaffuz bozukluğu (artikulasyon bozukluğu), kekemelik gibi konuşma bozukluk veya sorunlarının düzeltilmesi amacıyla masal ya da öykü anlatma çalışmalarından yararlanılabilir.

Ancak masal veya öykünün korku ve şiddeti özendirici unsurlardan arandırılması gerektiği unutulmamalıdır.

İLETİŞİM BECERİLERİNİN GELİŞMESİNDE OYUN OYNAMANIN ROLÜ VAR MIDIR?

İletişim becerisinin gelişmesinde, konuşma ve dil yeteneklerinin oluşmasında, diğer bir önemli unsur da, çocukların her yaşta oyun oynamaya önem vermesidir.

Oyun oynamak, önce kurallarının konuşulması, daha sonra oyun sırasında oynarken, sonunda da oyunun sonuçlarının yorumlanması sırasında da sözel iletişim becerilerinin yoğun ve verimli bir biçimde kullanılmasını gerektirir.

YAŞAMIN KENDİ ÖZGÜ KURALLARI OLAN BİR OYUN OLARAK DA DÜŞÜNMEK OLASIDIR.

Bu görüşün uzantısı olarak çocuklar oyun oynarken yaşama erken adım atmış ve oyun oynama sayesinde sebep-sonuç, çok çalışmakla başarıya ulaşılması, ekip dayanışması gibi kavramlarla tanışırlar ve bunu yoğun bir iletişim içinde kullanırlar.

Yoğun olarak sözel iletişim, direk ve kestirmeden iletişim yöntemidir; bu nedenle iletişimin erken ve düzgün gelişebilmesi için mümkün olduğunca erken çocuk toplu ve bireysel oyun oynamaya teşvik edilmelidir.
Aslında doğumuyla birlikte bir bebeğin anadilini öğrenmesi süreci başlamıştır.

Fakat her ne nedenle olursa olsun yaşıtlarına benzer bir düzeyde iletişim becerisine erişememiş bir çocuğun ruhsal dünyasını anlayabilmek, bizler için oldukça zordur.

Eğer bu durumda olan bir çocuğun duygularını anlamak istiyorsak, dünyaya onun bakış açısından bakmalı, olayları ve kişileri onun gibi algılamaya ve yaşamaya çalışmalıyız.

Bunu gerçekleştirebilmek için, en doğru yol, bu durumdaki çocukların rolüne girmeli, onun duydukları (duyamadıklarını) düşünerek, tepkilerimizi düzenlememiz gerekir.

Salt ağız-yüz ve el işaretlerinden yararlanarak duygu ve düşünceleri anlamak, ne derece olasıdır. Eğer iletişim sorunu yaşayan kişinin duygularını ve sıkıntılarını anlayabilmek için zaman zaman o kişinin yaşadıklarını pratik olarak yaşamak gerekebilir.



  • İçeriği Paylaş: